En Yeni Kitaplarım

cok-uslu_yaramazlar-1
cok_uslu_yaramazlar_2
koku_delisi-3
miymiy-teyze-5a
miymiy_teyze-3a
miymiy_teyze-4a
renk_delisi-2
ses-delisi
sozvermistinanne
sozvermistinbaba
tak_tak_tak-sans_geldi

Ankara Kültür ve Sanat Rehberi - 2000

Article Index
Ankara Kültür ve Sanat Rehberi - 2000
Sayfa: 2
Sayfa: 3
Sayfa: 4
Sayfa: 5
All Pages

ANKARA Kültür ve Sanat REHBERİ

Ankara Üniversitesi TÖMER Dil Öğretim Merkezi

2000

röpörtaj: Pınar Göksan Aker

 

Geçmişle Hesaplaşan Öyküler ya da Beni Bırakma Hayat; Seni Seviyorum!

Söyleşimizin hemen başında şunu sormak istiyorum: Ayın Söyleşisi başlığı “Geçmişle Hesaplaşan Öyküler ya da Beni Bırakma Hayat; Seni Seviyorum!” sizce kitabı tanımlıyor mu?

 

Doğrusu bence en kapsamlısı, “Beni Bırakma Hayat: Seni Seviyorum”’dur. Çünkü geçmişle hesaplaşılırken, aslında yalnız geçmişin değil, yaşanan ve yaşanacak günlerin de hesabı yapılır. Yani hesaplaşmaya girildiğinde bireyin tüm yaşamı bir bütünlük olarak sorgulanır. Haklısınız, bir bakıma hesaplaşmadır, Beni Bırakma Hayat… Ben, yaşamın en gölgeli haliyle bile, ne kadar güzel olduğunu, çünkü aydınlıkla değiştirilebileceğini göstermek istedim. Hayattan bıkan, yaşamının şartlarını sevmeyen, hatta ölmeyi yeğleyenler var, üstelik bu duyguları hayat sürecinde hepimiz zaman zaman yaşamışızdır. Özellikle, hayatın kendisinde bir anlam bulamayan ya da karşılaştığı sorunlardan yılıp ölümü yeğleyen gençlerin intiharları benim içimi parçalar. Gizliden gizliye aslında bu konu üzerinde çok durduğumu belirtmek isterim. Çocuk edebiyatında da, ilkgençlik dönemine yazdığım eğlenceli öykülerle (Kızım Ben Çocukken/Oğlum Ben Çocukken/Kızım Nerdesin/Oğlum Nerdesin), hem bu dönemi yaşayan gençlere (10-14), hem de buluğ çağına girmiş bir gençle yaşayan anne babaya, ergenlik sorunlarına sıkıntıyla değil de, neşeli bir gözle bakıldığında, aslında çok “matrak” bir dönem olarak da geçebileceğini vurgulamaya çalıştım. Amacım, öyle ya da böyle yeryüzündeki tüm insanların aynı sorunları yaşadığına, ama yaşama sarılış gücündeki farkın, her bireyin soruna bakış açısıyla ilgili olduğuna işaret etmekti.

Evet, bu görüş Beni Bırakma Hayat’taki öykülerin tümüne yayılmış görünüyor.

Yaşamla ilgili tüm sihir, aslında bizim kendi içimizde. Bu sihri ne kadar erken  keşfedersek, hayatı ele alışımız, hayata bakışımız, hayatı yorumlayışımız ve başkalarının hayatıyla da ilgili verici, yaşatıcı, yüreklendirici olabilmemiz de o kadar erken gelişir. Mutluluğun bizim dışımızda değil de, içimizdeki bu gelişmeyle ilgili olduğunu keşfettiğimizde de, hayatın  katlanılmayacak bir yük olduğunu düşünmek artık olası değil...

İşte bu keşif gezisidir, “hesaplaşma”. Geçmişe dönersiniz, kendinizi sorgularsınız. Geleceğe bakıp yine sorgulamalarınızı sürdürürsünüz. Ve yaşadığınız andaki duygularınızın, geçmişin hesabı ve geleceğin beklentisiyle uyum sağlayıp sağlamadığını, sizi mutlu edip etmediğini düşünürsünüz. Hesaplaşma budur.

Eğer bilanto tutmuyorsa, derhal düzeltmek gerekir! Bu değişime dayanıklı olmak için de, içimizdeki sihirden yararlanırız.

Benim, Beni Bırakma Hayat adlı kitaptaki hesaplaşmamda gecikmişlik öğesi, aslında bu gecikmişliktir. Yani sihire ulaşma, ona dokunma ve kullanabilme! Ama kitapta da görüldüğü gibi, gecikmenin vurgulanmasındaki gerçek neden yakınma değil, gecikilse bile değişimin mümkün olduğunun, vazgeçilmemesi gerektiğinin iletisidir.

Kitabın, geçmişle hesaplaşmalarının ürünü olduğu sonucuna ulaştırmış oldunuz bizi…

Az önce tam da bu konuya girmiştim. Öykülerde bugünleri yarına erteleyen ve kaçırdığı yılların ayrımına geç varan bir kahraman var. Geç, çünkü çözümler hep gözünün önündeydi, ancak onlara ulaşacak kişinin kendisi olduğunun ayrımında değildi.

Yani gecikme, çözümleri bulmada değil! Çözümler hep orada, tam karşımızda, hemen yanımızda, hatta kucağımızda! Bizim onları kullanmadaki kararımızdır bizi geciktiren. Sanırız ki bizim hayatımızla ilgili doğruları, bizi sevdiğine inandığımız bir başkası getirip bize sunacak. İşte hatamız burada oluyor. Böylece kendi içimizdeki sihrin keşfini erteleyip duruyoruz.

Böyle bir sunu bekleyenleri düş kırıklığına uğratan, çoğu kez kendisine çözüm getirmesini beklediği kişinin de aslında başkasından çözümler bekleyen biri olduğunun fark edilmesidir. Ya da daha da traji-komiği, çözüm sunmama, kendi sorunlarının çözümü olduğu için, çözüm sunusu bekleyenin hayat boyu oyalanmaya çalışılmasıdır.

Sonuç kendi çıkarlarına uymayacağı halde, bir başkası için doğru olanı götürüp o kişiye sunacak insanlar var mıdır? Ben var olduğunu biliyorum, bu da umut vericidir; bence onlar içlerindeki sihri keşfetmiş olan özel insanlardır. Onların önünde saygıyla eğiliyorum.

Öyküler, birbiri içine giren kurgusuyla tek bir kadın kahramanın farklı yaş dilimleri çerçevesinde gelişiyor gibi görünüyor. Bir başka açıdan bakıldığında ise farklı yaş kesitlerindeki birden fazla kadını görmek mümkün satırlarda… Bu, okuyucuya yansıyan… Sizin anlattığınız tek bir kahraman mıydı; birden fazla kahraman mı?

Dikkatli bir okurun bunu gözden kaçırmayacağını bilmem gerekirdi! Hatta, araya bambaşka bir kadın tipi ile ilgili bir öykü de sokuşturmuş olmama rağmen (Bir Peri Masalı), bağlantıların dikkatli gözler tarafından kolayca  kurulacağını tahmin etmeliydim!! Hele kitap sizin gibi 2-3 kez okunduğunda, aslında neredeyse bir roman kahramanının hayatına, çeşitli zamanlarda dalışlar yapılarak incelendiği fark edilebilir. Bu dalışlarda bakışlarımız, gerek farklı zaman dilimine, gerekse kahramanın farklı bir özelliğine çarpıp durur ve tam da orayı her biri birbirinden farklı kurgular içinde sorgular.

Benim yerimde bir başka yazar olsa belki bir roman yazardı. Ama ben roman yazabilecek sabırda bulamadım kendimi. Zamanım, yılların birikimini barındıran bir gardrop gibi. Her rafı, her çekmecesi tıka basa  dolu. Yapmak istediğim, araya sığıştırdığım, bitti derken yenisine yer açtığım sürüyle iş... Bu yoğun ve karmaşık tempoda, tuttuğum iplerin ucunu yitirmeden, birbirine dolaştırmadan işlerimi sürdürmek zorundayım.

Romana yoğunlaşıp günlerce, aylarca, yıllarca yazmak... Hoş, işin komik tarafı ben Beni Bırakma Hayat’ı da iki yılda yazdım ve bir yıl da düzeltmelerini yaparak, üç yılda ortaya çıkardım! Kendimi kandırmayayım. Galiba roman yazmak istemedim. Roman kahramanı olursa biraz abartılı bir kadın olabilirdi. Kahramanın özelliklerini parçalara ayırarak, her birinden ayrı bir öykü içinde yararlandım. Böylece, yararlanabileceğim daha birçok özelliği de, yeni bir kitaba ayırdım! 

Bu bir roman değil öykü kitabı olduğuna göre, her bir öykünün ayrı bir kahramanı olduğundan hareketle ben yine bundan sonraki sorularımda “kahramanlar” ifadesini kullanacağım. Kahramanlarınızın ortak noktaları, yaşamdaki gecikmişlikleri ve çaresizliklerine karşın yaşama var güçleriyle asılmaları. Kendi iç dünyalarında fırtınalar kopsa da, dışarıya, dingin bir görüntü vermeleri… Sessiz ama güçlü… Ne dersiniz? 

Ben tipik bir kadın portresi çizdim. Dediğiniz gibi “Kadınlar, iç dünyalarında fırtınalar da kopsa, dışarıya dingin bir görüntü verirler”, bu doğru.

Kadının, bir aile çatısı içinde önce baba, sonra da koca tarafından idare edilmesinin uygun görüldüğü bir sistem içindeyiz. Kadını, en küçük duygusal olay karşısında ağlayan, duygusallığı yüzünden doğru karar veremeyen, para işlerinden anlamayan, naif, zayıf, biraz da zavallı yaratıklar olarak algılamaya alışmışız. Bu, kadının genel çerçeve içinde şartlanmış bakış açısıyla gördüğümüz hali.

Oysa biraz düşünecek olursak, başımız sıkıştığında koştuğumuz tek kucak, anne kucağıdır. Daha bebeklikten başlayarak “anne” diye ağlar, büyürken sorunlarımızı annemize açar, en dar anımızda annemize sığınırız. Koskoca bir adam bile canı yandığında, “annee!” diye bağırır! 

Kadınların yaşamdaki gecikmişlikleri ve çaresizliklerine karşın yaşama daha bir güçle asılmalarındaki önemli bir neden, kadının hayat  veren olmasıdır. Kadın, hayatın değerini bilir. Her baktığı canlıda, kızından ya da oğlundan bir iz bulur. Sever, esirger, korur...


 

Kadın, kendi gücünü, kendi dinginliğini bilir de, neden bu özelliklerini dile getirmez ve çocuklarına aktarmaz bu çok ilginçtir. Öylesine şartlanmışız ki, en çağdaş anne bile,  kadın kimliğini ne erkek çocuğuna, ne kız çocuğuna tam olarak anlatmaz. Kadın, yaşarken deneyerek keşfedilmesi gereken  bir canlı türüdür. Duygusal çalkantılar içinde anlaşılmaz, çözülmez bir düğüm olarak hem kendini, hem çevresindekileri şaşırtır durur. Kadın bile kendini anlatmazsa, kadını kim anlayacak?

Ben Beni Bırakma Hayat adlı kitaptaki öykülerde, “ben kadınım en güçlüyüm, en önemliyim” gibi iletiler vermiş değilim, çünkü ne kadının erkekten daha önemli ya da daha üstün olduğunu düşünüyorum, ne de erkeğin kadından... Benim vermek istediğim ileti şudur: “Ben insanım, kendimi keşfetmeliyim”.

İster kadın olsun ister erkek, cinsiyet, içinde aşk olduğu zaman önem taşıyor. Aşk yoksa, sonuçta hepimiz insanız. Ölçü, insani değerlerdir...

Öyküler, kadın gözü ve gözlemleriyle anlatılıyor; hatta başrol kadınlara veriliyor, ancak bu, kitabın sayfalarını salt kadınların çevireceği anlamına gelmiyor elbette. Sağlıklı bireyler, sağlıklı beraberlikler demekse, erkeklerin rolü de çok önemli… Ve siz öyküler boyunca, bu role de güçlü vurgular yapıyorsunuz. Erkek okurlarınızdan aldığınız görüşleri öğrenebilir miyim?

Öykülerdeki başrolü kadınların kapmasının nedeni, kadınların erkeklerden daha yetenekli bir başrol oyuncusu olması değil! Benim, kadın kimliğini - doğal olarak! - daha iyi tanıyor olmam. Kadın kimliğinin bütünlüğünü biliyorum, tanıyorum, yaşıyorum. Ama erkek kimliğinin haliyle ancak yaklaşabildiğim, uzanabildiğim ya da bana sunulan bölümleri kadarını bilebilirim. Bu nedenle, kahramanım kadın oldu. Ancak, dikkatinizi çekmiştir, Okaliptüs Ağacı (Orman) adlı öyküde, erkek de kadın da başroldedir ve rolleri hani neredeyse hece sayısına kadar eşittir. Bir aşk öyküsüdür bu. Aşkın gerçekliği, iki tarafın da rollerinin eşit dağılımıyla vurgulanıyor. Zaten eşitlik olmasa, aşk böylesine gerçek olamaz, çoğu kez olduğu gibi bir tarafın baskısına, diğer yanın razı oluşuna dayanır ve çıkar ilişkilerinin dengesi bozulduğunda aşk da ortadan silinirdi.

Bu öykü aslında çok ilginçtir. Bir aşk yaşayan erkekle kadının, adım adım aynı olayları yaşarken, nasıl farklı düşündüğünü, olayın nasıl başka başka yönlerine önem verdiğini görürsünüz. Bence kadın ile erkek arasındaki gerçek fark işte budur. Aynı anda birlikte yaşanan olaylar, kadında ve erkekte farklı iz bırakır. Yaşama tad veren de, bu farklı yorumların birbirbirimize aktarılarak iç dünyamızın zenginleştirilmesidir.

Kitabı okuyan bir erkek okurum, “Tek kelimeyle sarsıldım!” demişti. “Sarsıldım. Çünkü en yakınımdaki kadının neler düşündüğü üzerinde hiç zaman harcamamış olduğumu fark ettim...” Bu tarz duyumlar alıyorum ve çok seviniyorum. Kitap, bir erkeğe kadının kimliğini açıklarken, bir bakıma kendi hayatıyla da hesaplaşarak, olumlu değişimlere açık olmanın gücünü anlatıyor. Değişimin gücü, insanın kendi elinde. Değişimin olumlu yönde olmasının kararı da yine kendi içindeki güçte.

Bir de “Çöl Çalısı” adlı bir öykü vardır. Bu öyküde, yukarıda adını verdiğim aşk öyküsünün tam tersine, yok olan bir aşkın yıkıntılarının üzerinde hâlâ hak edinme savaşının sürmesi anlatılır. Öz bir ifadeyle, bir boşanma öyküsüdür bu. Ben kendim de yaşadım boşanmayı, ne demek olduğunu bilirim. Birçok kadın ya da erkek arkadaşımın, halen bu yıkıntıların üzerinde debelenerek mutsuz bir yaşamı sürdürmek zorunda kaldıklarını da biliyorum. Bana gelir, dertlerini anlatırlar. Ben de “Kelin merhemi olsa başına sürerdi” esprisiyle onları rahatlatmaya çalışırım. Böyle sıkıntılı bir süreci doğal yaşam süreci haline dönüştürmüş olan insanların ileşitim bozukluğunu gözler önüne sermek istedim öykümde. “Okalüptüs Ağacı (Orman)” öyküsünde olduğu gibi, bu öyküde de, yine kadınla erkeğin yaşadığı olaylar aynıdır ve her ikisi de olayları kendi cinsiyetinin vurgusundaki algılamalar içinde değerlendirmektedir. O zaman bu iki öykünün farkı ne diye soracak olursanız... Ben de bunu sormanızı bekliyordum. Ama yanıt vermeyecegim! Çünkü yanıtı,  okurlar zaten biliyor. İpuçları, her iki öykünün onlarda bıraktığı izlerde... 

Ya kadınların görüşleri... İçinde bulundukları, yaşadıkları ama ayırdında olmadıkları gerçeklerle yüz yüze gelen okurlarınız oldu mu?

Kadın okurlar bu kitabın kendilerine yazıldığını sanıyorlar. “Beni anlatmışsın”, “Benim duygularım”, “Şaşırdım, beni bu kadar yakından nasıl tanıyabilirsin,” türünden yansımalar çok. Ama gerçeği söylemek gerekirse, bu kitabı ben kadınlara yazmadım. Erkeklere, kadında tanımakta güçlük çektiği özellikleri ortaya koyarak yaşamı çiçeklendirmede, iki cinsin birbirini tanımak ve anlamak istemesinin gerekliliğini ve önemini  vurgulamaya çalıştım. Erkeğin kadını tanıyamama nedenindeki en büyük etkenin, çoklukla kadının kendini küçük yaştan itibaren gizliyor olmasından ileri geldiğini düşünerek, kadını, kalbinin en derin köşesine kadar soydum!

Ancak, kitabı okuduktan sonra, yıllırdır derinlere gömdüğü kimliğini bulup çıkartarak kendisiyle yüzleşmesi gerektiğini fark eden kadınların sayısının da çok olduğunu gördüm. Buna sevineyim mi, üzüleyim mi bilemedim!Aslında insanın kendi kimliğini keşfetmesi, bir süreçtir. Kimi erken yaşar kimi geç, kim hiç! Bu kitap, kadınların kendiyle yüzleşme sürecini hızlandırdı o kadar. Yoksa kadını değiştirmedi. Kadın ve erkek, zaten kendi içinde bir bütündür.


 

Okurlarınıza kuvvetli bir enerji aktarımı amaçlıyor gibisiniz. Kozalarından sıyrılmalarının, kabuklarını kırmanın sanıldığı kadar olanaksız olmadığını göstermek istiyorsunuz, Ve yaşamın bir dilimi ellerinden kaymış kahramanları anlatıyorken; çaresizliği, güçsüzlüğü değil, yine de gücü şırınga etmeye çabalıyorsunuz. Yanılıyor muyum?

Bu açıklamanızdan çok hoşlandım: “Okurlarınıza kuvvetli bir enerji aktarımı amaçlıyor gibisiniz”. Gerçekten çok güzel bir ifade. Benim kimliğimi vurguluyor biraz da...

İnsanları canlandırmayı, yüreklendirmeyi severim. Küçüklüğümden beri belirgin bir özelliğim bu ama geçmişte bunu sözcüklere dökemezdim, çünkü tanımlamasını ben de bilmiyordum. Daha sonra, bunun gerçekten de bir enerji akımı gibi, insandan insana geçen bir güç olduğunu fark ettim. Okulda öğretmenlerim beni tanımlarken, “enthusiastic” sözcüğünü kullanırlardı. Yani “coşkulu, şevkli”. Herkesin bir fanatizmi vardır kuşkusuz. Benimki, insan coşkusudur. Sizin enerji dediğiniz bu duyguyu ben başkalarına da aktararak, suskunluğa gömülmüş yaratıcılığın canlanmasını sağlamayı  severim.

Zaman zaman benim de bataklığa gömüldüğüm, giderek derinlere çekildiğim ve bundan yakınacak gücü bile bulamadığım zamanlar oluyor elbette. Böyle dönemlerde de bana enerji aktaran, yaratıcılığımı kışkırtan, unutmakta olduğum sevinçleri yeniden arama gücünü veren yakın arkadaşlarım vardır.

Eğer arkadaşlar birbirine içlerindeki coşkuyu aktaramaz ya da aktarmak için çaba bile sarfetmezlerse, bu nasıl bir arkadaşlık sayılabilir acaba?

Kitabımı yayımladıktan beri artık okurlarım da, arkadaşlarım oldu. Onlarla, üç yıl boyunca her ânımı kurgulayarak, yazarak ve düzelterek geçirdiğim, şimdi bile her satırını neredeyse ezbere bilip her öyküsünü yüreğimde taşıdığım bir kitabın coşkusunu paylaştım, paylaşıyorum. Onlarda kitabın izi kaldıysa ve bu onların yaşamlarına olumlu bir yansıma yapıyorsa, onlara da coşkumu, enerjimi aktarabilmişim demek... Buna çok sevinirim.

Kahramanların özgürleşmesini nasıl değerlendiriyorsunuz?

Eğer insan kendi içinde kendini özgür hissedemiyorsa ve zaten hapiste gibi yaşıyorsa, üstelik bunun farkında bile değilse, o insanın özgür olduğunu söylemek, yalnızca dış kalıplarla ilgili şekilsel bir anlatımdır, o kadar.

Öykülerimin kahramanları hepsi görünürde özgür insanlardı. Rahatça dolaşabilir, seyahatlere çıkabilir, çalışabilir, doğurabilir, aşık olabilir... Ama yine de kendilerini özgür hissetmedikleri bir şeyler vardı; bunu anlamak, bunu çözmek içindi çabaları.  Dış dünyada özgür olduğunu sanıp iç dünyada özgür olamayan, gerçekten özgür sayılabilir mi? Değildir, ancak bunu fark etmesi yıllarını alabilir. O arada, iç dünyadaki küçücük, daracık bir zindanda birikenlerin, bir gün patlamayla dış dünyaya zarar vermesi de olası.

Kahramanlarım aslında dış dünyada özgür gibi görünüyor ama iç dünyalarında bir zindanda oldukları için, bu tutsaklık tüm yaşamlarına yansıyor. Oysa iç dünyalarını özgürleştirebildikleri an, dış düzen artık onları eskisi gibi etkilemiyor. Evet, dış düzen yine eski dış düzen ama iç dünyasında özgür olanla, iç dünyasında özgür olmayanın, dış dünyanın özgürlüğünü algılaması farklı oluyor.

Kahramanlarım hep dış düzene uymak üzere eğitilmiş, topluma uyum sağlayabilen sıradan bireyler. İç dünyalarındaki özgürlüğün ne denli önemli olduğu konusunda hiç uyarılmamışlar, hatta aksine, bunun önemsizliği, törpülenip yok edilmesi doğrultusunda eğitilmişler.

Ancak iç dünyayı yok edemiyorsunuz. Bir zindanda da olsa, bir şeyler birikiyor sonuçta. Ve işte o birikenleri fark ettiğinizde zindan kapılarını açabiliyorsanız eğer, özgürlüğe kavuşabilirsiniz. O zaman, dış dünyanın kurulu düzenine ait garip kuralları sizi güldürebilir ancak, onlara uymak o kadar da zor ve ağır gelmez insana.

Zor olan, iç dünyada tutsak olmak.

Okurlara, dış dünyada ne tür şartlar yaşıyor olurlarsa olsunlar, bunun o kadar da önemli olmadığını, aslolanın insanın iç dünyasında kendi kendine ördüğü kozanın kırılması olduğunu, bunun da o kadar zor olmadığını iletmek istedim. “Yaşamın hangi dilimi ellerinden kaymış” olursa olsun, iç yolculuklarına her an başlayabilecekleri konusunda umut verdim. İç dünyalarında özgürleşen kahramanlarım, yine aynı dünyada yaşayacaklar, onları başka bir dünyaya gönderemem. Bu nedenle, daha önceki yaşamlarında ne yapıyorlarsa, aynı şeyleri yapacaklar. Aradaki fark, ağız tadı ve iç huzuruyla yenen bir yemeğin ağızda ve bellekte bıraktığı lezzetle, aynı yemeğin  karmaşa ve çatışma içinde yendiğinde mideyi ekşitmesi ya da mideye oturması arasındaki fark kadar çok büyüktür.


 

Yeniden geçmişle hesaplaşmalara getirelim sözü… Öykülerin belirgin özelliklerinden biri de bu. Geçmişte ertelenen işler ya da duyguların, gelecekte önümüze taştan bir heykel gib dikilip geçit vermeyeceği bir gerçek… Bu da pişmanlıkları ve gücünüz yoksa çaresizliği sürükleyip getiriyor peşinden… Öykülerdeki kahramanlar da geçmişleriyle güçlü bir hesaplaşmaya girişiyorlar. Erteledikleri şeyler, yıllar sonra pişmanlıkları olarak karşılarına çıkıyor. Vicdan sorgulaması yoğun öykülerinizde…

Aslında her akşam yattığımızda, uyumadan önce bir mahkemeye çıkarız. Hesaplaşırız kendimizle. Doğru mu yaptık? Ne yapmalıydık? Nasıl davranmalı, neler konuşmalıydık? Bu hesaplaşmayı yaptıkça, doğrulara daha çok yaklaşırız.

Bazen insanlar bir şeylerin peşinde koşarken, bu hesaplaşmaları erteliyor. Biraz da, önünde çok zaman varmış gibi geliyor insana. Bilirsiniz ya, özellikle yirmili yılların öncesi ve sonrasında zaman bir türlü geçmek bilmez. Ertelenen şeyleri binlerce kez yapmaya zaman var gibi gelir insana. Ertelenenler üst üste yığılır ve bir gün hesaplaşma anı geldiğinde, hesabın birikmiş borçlarını, gecikme faizleriyle birlikte ödemek zorunda kalırsınız!

Kitabın ilk öyküsü olan “Şapkalar”, yaşamak istediklerini erteleyen, ertelemek zorunda kalan, bir kadının öyküsü. Çok istediği bir şapkaya sahip olacaktır belki ama kabul etmez, çünkü onun iç dünyasında böyle bir isteği gerçekleştirebileceği özgürlüğü yoktur.

Kitabın iç dünyasını tanımak için belki de yalnızca bu öyküyü okumak bile yeterli. “Şapkalar” öyküsünün ikinci adı olan “Işık”, sizin az önce sözünü ettiğiniz enerjinin de bir simgesi aslında...

“Toprak” adlı öyküde, evlenip bir başka kente gitmiş olan bir kadının, ailesinden birinin ölümüyle evine geri dönerek, çocukluğu ve gençliğiyle hesaplaşmasını anlatır. Bu da çok sevdiğim bir öyküdür.

“Karpuz Çekirdeği”, kadının kendi cinsel kimliğiyle yüzleşmesidir. “Kuşlar” ise, yaşam tarlasından anılarımızı toplarken, çiçeklerle birlikte otları da koparacağımızı, ama yine de derleyip kişilik vazosuna yerleştirdiklerimizin yalnızca en güzel çiçekler olacağını anlatır. “Trenin Getirdikleri, Rüzgârın Götürdükleri”, yaşamın hızlı akışıyla karşı karşıya gelmedir. Her şey o kadar hızlı akıp geçer ki, hesaplaşmaya bile zaman yoktur. “Yaşam, gençleri tatlı bir sabah esintisi gibi okşayan, ancak yaşlıları önüne katıp sürükleyen acımasız bir rüzgarâ” dönüştüğünde, işte tam da o sırada, “trenin hızlandığını, rüzgârın eteğimizi savurduğunu” hissederiz.

“Çöl Çalısı” adlı öyküden daha önce söz ettim. Boşanan iki kişinin karşılıklı iç konuşmaları ve hesaplaşmalarıdır. “Okaliptüs Ağacı (Orman)” ise, birbirlerine aşık olan iki insanın karşılıklı iç konuşmalarıdır. Dengeli bir beraberliğin, yaşamın bölünüp paylaşılmasında değil, birleştirilerek çoğaltılmasında olduğunu vurgular. “İki Kişilik Okul (Güneş)”, hesaplaşmayı iki arkadaş arasında yapar. Arkadaşlardan biri, bir ameliyata girmek üzeredir... “Yağmur”’da da hesaplaşma var. Öykü, bir insanın emeklilik kavramıyla yüzyüze gelmesini anlatır. Bu nedense benim içimi daraltan bir öykü! Kendimi bir kuyrukta beklermiş gibi hissediyorum öyküyü okurken. Öte yanda, emeklilik sürecini de çok iyi yansıttığını düşünüyorum. “Bir Peri Masalı”, adlı öykü, içinde hesaplaşma olmayan tek öyküdür. Bu öyküyü şaşırtmaca olsun diye yazdım ama doğrusu okurlarımın hepsi bunu fark etmiş. Yani yutturamadım!

“Beni Bırakma Hayat” adlı öykü, ölecek mi yoksa yaşama dönecek mi bilemediğimiz altmış beş yaşlarında bir kadının ameliyata giriş öyküsüdür. Bence bu, en güzel öykülerden biridir. Hayatı bütünüyle görebilen ve tanımlayabilen ve artık “filozof”luk dönemini yaşayan bir insanın geçmişiyle hesaplaşmasını anlatır. Yaşamın içinde kendisine sevinçler sunan nedenleri hatırlar ve gerçek mutluluğu, gerçek aşkı, gerçek dostluğu özümleyerek, kapıdan geçişin geriye dönüp bakılabilen son noktasında, okurlara aktarır.

“Beni Bırakma Hayat” çok güzel bir kitap. Ben çok seviyorum. Elime alıp alıp tekrar tekrar okuyorum, sanki ben değil de başkası yazmış gibi.... Bu yüzden bir sonraki kitabımı bir türlü bitiremiyorum. “Beni Bırakma Hayat”’ın çizgisini aşabileceğinden kuşku duyuyorum. Öylesine bağlıyım işte bu kitaba...

Öykülerinizden birkaçında da sağlık başlığını işliyorsunuz. Sağlık da vicdan sorgulamasına yol açan ve yaşama asılma duygusunu güçlendiren bir başlık. Bu öykülerde de direnme ve ayakta kalma teması çıkıyor karşımıza… Yaşamın tüm güçlüklerine karşın…

Ailemizde çok yaşlı bir babaanne vardı. Aslında ben çok yaşlı diyorum ama bilirsiniz, insan kendi o yaşa gelene kadar o döneme “çok yaşlı” der, kendi o döneme girdiğinde, o yaş birdenbire “orta yaş” oluverir!

Zor bir hayat geçirmiş. Her yanı ağrır, sabah akşam ilaç içerdi. Yürürken yüzünü göremezdiniz, sırtı, uzun yıllar önce onu yere bakmaya mahkum etmişti. Ancak oturunca yüzyüze gelirdiniz. Minicik, küçücük gövdeli, beyaz saçlı, iki büklüm bir nine... Benimle uzun uzun konuşurdu. Ben çok sıkılır, sabırsızlanırdım ama sözünü kesmeye kıyamaz, dinlerdim. Bu babaanne bir gün dedi ki, “Yüzüm buruşuk, sırtım kambur, her yanım ağrıyor. Şimdi dersin ki, artık ölüp gitsin bu yaşlı moruk, ne işi var bu dünyada. Ama biliyor musun, hayat çok tatlı. Bal gibi. Ben bu hayata doyamadım. Ne olur, birazcık daha yaşıyayım diye dua ediyorum.”


 

O zamanlar yirmi yaşındaydım. O yaşlı babaanne çoktan öldü. Ama ben onun sözlerini hiç unutmadım. Onca acıya ve sıkıntıya rağmen yaşama tutunmak isteyen bu insanın hayata verdiği değer beni çok etkiledi. Sizin de açıkladığınız gibi, sağlık, yaşama asılma duygusunu güçlendiren bir başlık. Ben öykülerimde bu başlığı, kahramanların neden koşmayı bir an bırakıp da durup düşündüklerini ve hayatla hesaplaşmaya giriştiklerini açıklayıcı ve kuvvetlendirici bir neden olarak kullandım.

10. Çocuk yazınına kazandırdığınız 70 kitap ve 28 yıldan sonra, şetişkinlerin dünyasına bir öykü kitabıyla girdiniz. ‘Büyükler’e yazarken, yıllardır ‘küçükler’e yazıyor olmanın yaklaşım ya da yazım tekniğinden yararlandınız mı?

Söylediğniz gibi “Yıllardır küçüklere yazıyor olmanın yaklaşım ve ya yazım tekniğinden yararlanabilmeyi” çok isterdim doğrusu, bu mümkün olsaydı, benim işimi kolaylaştırırdı. Hayır, tam aksine beni engelliyor.

Bir şey yazmak için daha konuyu yakalarken, beynim ne yapıyor ediyor, konuyu çocuk felsefesine sokup bana çocuk kitabı yazdırıyor. Yetişkinler için yazayım diyorum, yine bir de bakmışım, başka bir dosya açıp çocuk kitabına dönmüşüm.

Şu da var: Yetişkinler için bir öykü yazarken, çocukları ilgilendiren temayı, çocuk dilini ve çocuk mantığını kullanmaya kalkıyorum. Bir de bakıyorum, yazdığım öyküyü, çocuksu öğelerle doldurmuşum.. “Sana gülerler” diyorum kendi kendime, yazıyı düzeltmeye çalışıyorum ama bu kez kendimi mutlu edemiyorum! O öğeler beni eğlendiriyor aslında ve onları oraya buraya yerleştirerek, yetişkinlere yazmanın bana yüklediği zorunluluklardan biraz yan çizmeye çalışıyorum.

Kendimden hiç de laf olsun röportaj dolsun diye boşu boşuna yakınmadığımı anlamanız için hemen size “Beni Bırakma Hayat” adlı kitaptan örnek vereyim:

“Ben, saydam bir cam, bir kristal parçası, bir elmas... Ben, pırıl pırıl gökyüzü, sıcak güneş, özgür kuşlar... Ben, bir prenses, Andersen’den Masallar’ın birinde... Bir peri kızı, saçlarında yıldızlar ışıldayan... Ben, denizlerin masal denizkızı... Ben, Alis Harikalar Diyarında, ben Pinokyo Mutluluk Ülkesi’nde.”

Hangi yazar kalkar da bir sevişme sonrasındaki doyumu ve mutluluğu bu sözlerle anlatmaya kalkar? Hani saydam bir cam ya da kristal parçası var ya, orada da aslında Sinderella’nın koşarken ayağından çıkan kristal ayakkabıyı düşünmüşümdür, inanın! Ben gizlemeye çalıştıkça, onlar açığa çıkıveriyorlar.

Ya “Bir Peri Masalı” adlı öykü kahramanının, öykü sonunda çok uzak ülkelerde yaşayan bir peri kızının masalını yazmaya karar vermesine ne diyorsunuz? Kahramanın seçeceği başka konu mu yoktu yani? Neden ille de çocuk kitaplarıyla ilgili takıntılarımdan birini oraya yerleştirmeye çalışıyorum?

“Doğruları bir kavanoza koyup ağzını kapatmak, kurabiye gibi her gün çocuklara birer birer verebilmek isterdim. Sağlam kişiliğin bir hapı olsa... İyi düşüncelerin, mutlu yaşamın bir şurubu... Sabah akşam birer kaşık!”

“Karpuz Çekirdeği” öyküsünden bu alıntıda da çocuksu öğelerle, çocuk yetiştirmede doğruları bulmanın sihirli formülü aranıyor!

Yazarın kitabını rtaya çıkarış serüveni, okurlarınca her zaman merak edilen bir konudur. Çalışma ortamları, yöntemleri, süreleri, yararlandığı malzemeler… Siz bu başlıkların altını nasıl doldurursunuz?

Yazı yazmak bende bir tutkudur. İçten, yürekten, coşkuyla yaptığım bir iştir. Bunca kitap hazırladım, yeni bir kitap hazırlarken hâlâ ilk kitabını yazan bir yazar heyecanı ve sabırsızlığı duyuyorum dersem, bana inanmakta zorlanabilirsiniz, ama gerçek bu.

Beni Bırakma Hayat’ı yazarken, aynı anda dört beş öyküye birden başlamıştım. Bu nedenle öykülerin arasında geçişler vardır. Biraz kendimi eğlendiriyordum böyle, yani bir öyküden ötekine bazı ipuçları yerleştirerek ya da bağlantılar kurarak, bilincimi sürekli ayakta tutuyordum ve okurların da bu geçişleri görüp görmeyeceğini merak ediyordum. Hani bir odaya girince, gizli geçit bulunduğunda öteki odaya da geçilebilecek bir  dedektiflik oyunu gibi...

Gece gündüz, aklımda öyküler vardı. Gündüzleri iş yerinde aralıklarla, gece ise evde geç saatlere kadar yazıyordum. Aynı anda, bir yandan da çocuk kitapları yazıyordum ama, bir de düşünün ki hayatta tek işim kitap yazmak da değildi!

Bilgisayarı kapatıp yattığımda, falanca öyküdeki falanca sözcüğü öyle mi yoksa böyle mi yazdığım aklıma takılınca uyuyamıyor, her seferinde hemen kalkıp bilgisayarı tekrar açıyordum. Gündüz öykünün bittiğini düşünüyordum, gece yatınca yine aklıma bir şeyler geliyordu, kalkıp ilaveler yapıyordum. Bu böyle böyle iki yıl kadar sürdü. Sonunda bittiğine kanaat getirip, öykülerimi çok sevdiğim yazar Ayla Kutlu’ya gönderdim. Görüşlerini bana iletmesini nasıl sabırsızlıkla beklediğimi size anlatamam. Hani halimi gören de, zavallı yazar heveslisi hayatında ilk kitabını yazmış, beğenilsin diye tırnaklarını kemirerek heyecanla bekliyor der.

“Küçükler için de yazıyor olmanın yaklaşım ya da yazım tekniğinden” yararlanıp yararlanmadığımı sormuştunuz... Aslını ararsanız, çocuklar için yazıyor olmam ve o sırada onlarca kitabımın yayımlanmış olması benim geçebileceğim kapıları nasıl da daralttı, eleştirileri nasıl da sivriltti, tolerans limitlerini nasıl da düşürdü size anlatamam. İlk kitabı yayınlanacak bir yazar savrukluğunda olamadım. “Beni Bırakma Hayat” aslında benim kırk dördüncü kitabımdı ve bu yüzden, yetişkinler için yazdığım ilk öykü kitabım olmasına rağmen, ilk kitabı yayımlanan bir yazar olmanın toleransını ne bir başkasından, ne de kendimden bekleyemezdim.

Bir yıl da, kitap üzerindeki düzeltmelerden emin olana kadar geçti. Sonunda, “Beni Bırakma Hayat” basıldı.

Her kitap ortaya çıkana kadar aynı serüveni geçirmez tabii. Hepsinin öyküsü farklıdır. Ama genel olarak, her gün, her an yazdığımı söyleyebilirim. İş yerinde yazarım. Eve disket getirir yazmayı sürdürürüm. Disketi ertesi sabah iş yerine götürür, orada fırsat buldukça devam ederim. Böyle böyle günler geçer ve “Evet, işte oldu!” diyene kadar, yani önce kendime beğendirene kadar kitap üzerinde çalışırım.

Bu sıralar, bütün bu yoğun çalışmaların arasında, bir de uzaktan eğitim sistemiyle kayıt olduğum Amerika’da bir üniversitede “Education “(Eğitim)  dalı üzerinde üniversite ve master çalışmalarım var. Bir yandan onları da sürdürüyorum. Öte yanda, biliyorsunuz, Cumhuriyet Kitap Eki’ndeki çocuk sayfasına, yazıyorum. Bu tanıtımları yapmak için haliyle durmaksızın kitap okumam gerekiyor!

Kendime zaman kalıyor mu? Evet, hayat benim! Bu seçimleri de ben yaptım. Demek her dakikamı kendim için kullanıyorum. Bu yüzden yakınacak bir şey yok ortada!

Çocuklara ya da yetişkinlere vereceğiniz yeni bir kitap haberi var mı?

Yetişkinler için yeni bir kitap yazıyorum. Daha doğrusu yazmaya çabalıyorum. Sonunda beşinci öyküyü bitirebildim... Çocuk kitapları nedense çocuksu bir şımarıklıkla hep öne geçiyor ve yetişkinler için hazırladığım ikinci öykü kitabımı durmadan erteletiyor.

Ve işte, bu ertelemenin son suçlusu: Yeni bir çocuk kitabı yazdım! Bu kitabı bitirebilmek için, bazı günler onaltı saat yazdığımı söylesem?.. Bir serüven romanı.

Yazmaya 28 yıl önce nerde başladınız?

Yazı serüvenim 72’de Hayat Mecmuası’nda başladı. 28 yıl olmuş gerçekten de. Ama bu süreç, çocuk edebiyatı ile paralel değl, bunu itiraf etmeliyim. Çocuk edebiyatına, 1989’da masallarla girdim. 90’lı yıllarda, Günaydın Gazetesi’nin “Sobe” adlı çocuk dergisi ekinde yayımlanan masallarım, daha sonra 1991 yılında Geceyi Sevmeyen Çocuk adlı ilk masal kitabımla, başlayarak, bugün sayısı 70’e ulaşan basılı çocuk kitaplarına dönüştü.

 


+ 0
+ 0

Aytül Akal

© Copyright 2011. Aytül AKAL

Tüm Hakları Saklıdır.

All rights reserved

 

aytulakal.com, bağımsız, kişisel web sitesidir. Bu sitenin içeriği, yazılı izin alınmadıkça hiç bir şekilde kullanılamaz.

 

 

Yabancı Yayıncılarım

Not: Amazon.com yurtdışında yayımlanan kitaplar için kaynak olarak kullanılabilir.