En Yeni Kitaplarım

cok-uslu_yaramazlar-1
cok_uslu_yaramazlar_2
koku_delisi-3
miymiy-teyze-5a
miymiy_teyze-3a
miymiy_teyze-4a
renk_delisi-2
ses-delisi
sozvermistinanne
sozvermistinbaba
tak_tak_tak-sans_geldi

Ankara Kültür ve Sanat Rehberi - 2000 - Sayfa: 4

Article Index
Ankara Kültür ve Sanat Rehberi - 2000
Sayfa: 2
Sayfa: 3
Sayfa: 4
Sayfa: 5
All Pages

 

Yeniden geçmişle hesaplaşmalara getirelim sözü… Öykülerin belirgin özelliklerinden biri de bu. Geçmişte ertelenen işler ya da duyguların, gelecekte önümüze taştan bir heykel gib dikilip geçit vermeyeceği bir gerçek… Bu da pişmanlıkları ve gücünüz yoksa çaresizliği sürükleyip getiriyor peşinden… Öykülerdeki kahramanlar da geçmişleriyle güçlü bir hesaplaşmaya girişiyorlar. Erteledikleri şeyler, yıllar sonra pişmanlıkları olarak karşılarına çıkıyor. Vicdan sorgulaması yoğun öykülerinizde…

Aslında her akşam yattığımızda, uyumadan önce bir mahkemeye çıkarız. Hesaplaşırız kendimizle. Doğru mu yaptık? Ne yapmalıydık? Nasıl davranmalı, neler konuşmalıydık? Bu hesaplaşmayı yaptıkça, doğrulara daha çok yaklaşırız.

Bazen insanlar bir şeylerin peşinde koşarken, bu hesaplaşmaları erteliyor. Biraz da, önünde çok zaman varmış gibi geliyor insana. Bilirsiniz ya, özellikle yirmili yılların öncesi ve sonrasında zaman bir türlü geçmek bilmez. Ertelenen şeyleri binlerce kez yapmaya zaman var gibi gelir insana. Ertelenenler üst üste yığılır ve bir gün hesaplaşma anı geldiğinde, hesabın birikmiş borçlarını, gecikme faizleriyle birlikte ödemek zorunda kalırsınız!

Kitabın ilk öyküsü olan “Şapkalar”, yaşamak istediklerini erteleyen, ertelemek zorunda kalan, bir kadının öyküsü. Çok istediği bir şapkaya sahip olacaktır belki ama kabul etmez, çünkü onun iç dünyasında böyle bir isteği gerçekleştirebileceği özgürlüğü yoktur.

Kitabın iç dünyasını tanımak için belki de yalnızca bu öyküyü okumak bile yeterli. “Şapkalar” öyküsünün ikinci adı olan “Işık”, sizin az önce sözünü ettiğiniz enerjinin de bir simgesi aslında...

“Toprak” adlı öyküde, evlenip bir başka kente gitmiş olan bir kadının, ailesinden birinin ölümüyle evine geri dönerek, çocukluğu ve gençliğiyle hesaplaşmasını anlatır. Bu da çok sevdiğim bir öyküdür.

“Karpuz Çekirdeği”, kadının kendi cinsel kimliğiyle yüzleşmesidir. “Kuşlar” ise, yaşam tarlasından anılarımızı toplarken, çiçeklerle birlikte otları da koparacağımızı, ama yine de derleyip kişilik vazosuna yerleştirdiklerimizin yalnızca en güzel çiçekler olacağını anlatır. “Trenin Getirdikleri, Rüzgârın Götürdükleri”, yaşamın hızlı akışıyla karşı karşıya gelmedir. Her şey o kadar hızlı akıp geçer ki, hesaplaşmaya bile zaman yoktur. “Yaşam, gençleri tatlı bir sabah esintisi gibi okşayan, ancak yaşlıları önüne katıp sürükleyen acımasız bir rüzgarâ” dönüştüğünde, işte tam da o sırada, “trenin hızlandığını, rüzgârın eteğimizi savurduğunu” hissederiz.

“Çöl Çalısı” adlı öyküden daha önce söz ettim. Boşanan iki kişinin karşılıklı iç konuşmaları ve hesaplaşmalarıdır. “Okaliptüs Ağacı (Orman)” ise, birbirlerine aşık olan iki insanın karşılıklı iç konuşmalarıdır. Dengeli bir beraberliğin, yaşamın bölünüp paylaşılmasında değil, birleştirilerek çoğaltılmasında olduğunu vurgular. “İki Kişilik Okul (Güneş)”, hesaplaşmayı iki arkadaş arasında yapar. Arkadaşlardan biri, bir ameliyata girmek üzeredir... “Yağmur”’da da hesaplaşma var. Öykü, bir insanın emeklilik kavramıyla yüzyüze gelmesini anlatır. Bu nedense benim içimi daraltan bir öykü! Kendimi bir kuyrukta beklermiş gibi hissediyorum öyküyü okurken. Öte yanda, emeklilik sürecini de çok iyi yansıttığını düşünüyorum. “Bir Peri Masalı”, adlı öykü, içinde hesaplaşma olmayan tek öyküdür. Bu öyküyü şaşırtmaca olsun diye yazdım ama doğrusu okurlarımın hepsi bunu fark etmiş. Yani yutturamadım!

“Beni Bırakma Hayat” adlı öykü, ölecek mi yoksa yaşama dönecek mi bilemediğimiz altmış beş yaşlarında bir kadının ameliyata giriş öyküsüdür. Bence bu, en güzel öykülerden biridir. Hayatı bütünüyle görebilen ve tanımlayabilen ve artık “filozof”luk dönemini yaşayan bir insanın geçmişiyle hesaplaşmasını anlatır. Yaşamın içinde kendisine sevinçler sunan nedenleri hatırlar ve gerçek mutluluğu, gerçek aşkı, gerçek dostluğu özümleyerek, kapıdan geçişin geriye dönüp bakılabilen son noktasında, okurlara aktarır.

“Beni Bırakma Hayat” çok güzel bir kitap. Ben çok seviyorum. Elime alıp alıp tekrar tekrar okuyorum, sanki ben değil de başkası yazmış gibi.... Bu yüzden bir sonraki kitabımı bir türlü bitiremiyorum. “Beni Bırakma Hayat”’ın çizgisini aşabileceğinden kuşku duyuyorum. Öylesine bağlıyım işte bu kitaba...

Öykülerinizden birkaçında da sağlık başlığını işliyorsunuz. Sağlık da vicdan sorgulamasına yol açan ve yaşama asılma duygusunu güçlendiren bir başlık. Bu öykülerde de direnme ve ayakta kalma teması çıkıyor karşımıza… Yaşamın tüm güçlüklerine karşın…

Ailemizde çok yaşlı bir babaanne vardı. Aslında ben çok yaşlı diyorum ama bilirsiniz, insan kendi o yaşa gelene kadar o döneme “çok yaşlı” der, kendi o döneme girdiğinde, o yaş birdenbire “orta yaş” oluverir!

Zor bir hayat geçirmiş. Her yanı ağrır, sabah akşam ilaç içerdi. Yürürken yüzünü göremezdiniz, sırtı, uzun yıllar önce onu yere bakmaya mahkum etmişti. Ancak oturunca yüzyüze gelirdiniz. Minicik, küçücük gövdeli, beyaz saçlı, iki büklüm bir nine... Benimle uzun uzun konuşurdu. Ben çok sıkılır, sabırsızlanırdım ama sözünü kesmeye kıyamaz, dinlerdim. Bu babaanne bir gün dedi ki, “Yüzüm buruşuk, sırtım kambur, her yanım ağrıyor. Şimdi dersin ki, artık ölüp gitsin bu yaşlı moruk, ne işi var bu dünyada. Ama biliyor musun, hayat çok tatlı. Bal gibi. Ben bu hayata doyamadım. Ne olur, birazcık daha yaşıyayım diye dua ediyorum.”



Aytül Akal

© Copyright 2011. Aytül AKAL

Tüm Hakları Saklıdır.

All rights reserved

 

aytulakal.com, bağımsız, kişisel web sitesidir. Bu sitenin içeriği, yazılı izin alınmadıkça hiç bir şekilde kullanılamaz.

 

 

Yabancı Yayıncılarım

Not: Amazon.com yurtdışında yayımlanan kitaplar için kaynak olarak kullanılabilir.