En Yeni Kitaplarım

bir_ayagi_yerde
bu_ne_bicim_kardes
cok-uslu_yaramazlar-1
cok_uslu_yaramazlar_2
kayip_kitapliktaki_iskelet_3a
koku_delisi-3
miymiy_teyze-3a
miymiy_teyze-4a
renk_delisi-2
ses-delisi
tak_tak_tak-sans_geldi
ucan-siirler

Gazete Röportajı - 2001

Gülçin Hanım: Gazete Röportajı 

1.11.2001

 

Yazar olmaya ne zaman, nasıl ve niçin karar verdiniz?

         İlkokul yıllarında ve eğitimimin sonraki kademelerinde hep yazı yeteneğimle ön plana çıktım. Hayat yolumun bu ya da şu şekilde ille de “yazı yazmaya” yöneleceği belliydi. Yazar olmaya karar verişim, 13-14 yaşlarına kadar uzanır. O zamanlar günlük tutuyordum ve günlüğüme ilerde bir yazar olmak istediğimi yazmıştım. Günlüğümü hâlâ saklarım.

         Kitap yazmak istediğimi biliyordum; ama istemek başka şey, ne yazacağını bilmek ve yazmak başka şey tabii... Bunun için gereken sabrı gösterdiğimi ve yeterince birikimi sağlayabildiğimi düşünüyorum. İlk kitabımı yayımladığımda 30 yaşımdaydım. İkincisinde ise 39... 

Ne zaman “Ben yazarım” diyebildiniz?

         Kendimi her zaman yazı yazma yeteneği olan  biri olarak gördüm, doğuştan bir yazar olduğuma inandım. İş mektuplarından, apartman yönetimine aktaracağınız bir yazıya ya da herhangi bir kuruma yapacağınız başvuruya kadar günlük yaşamda gerekli her yazılı evrakta yazma yeteneğimi kullanıyor ve hedefe ulaşıyordum. Ama “Kitap yazmak”, en büyük hayalimdi. 1973-1980 yılları arasında sürdürdüğüm gazetecilik çalışmaları sırasında da, aklımda hep yazacağım kitap vardı. Bir de ne yazacağımı bilseydim!..

         1982’de “Kent Duygusu” adlı şiir kitabımı yayımladıktan sonra, uzun bir sessizliği gömüldüm. Bir daha yazı yazmamaya karar vermiştim; gazetecilikten de ayrıldım. Çocuklarımı yetiştirmeye verdim kendimi.

         İşte bu dönemde, masallar yazmaya başladım. 1991’de ilk masal kitabım “Geceyi Sevmeyen Çocuk” yayımlandı. Asıl yazarlığım bu kitapla başladı. Ama bana sorarsanız, daha ilkokul üçüncü sınıftayken de tutkulu bir yazar adayıydım zaten.

Şiir, çocuk öyküleri, yetişkin öyküleri ve roman... Bu süreç nasıl oluştu ve niye böyle bir sırayı izledi?

         Yaşamımda hiçbir şey programlı değildi, inanın. Kitap yazmaya karar verdiğimde bile ne yazacağını bilmeyen bir yazardım. Her şey kendiliğinden gelişti. Masalları bile bilinçli olarak, “İşte bundan kitap olur,” diyerek yazmış değilim. 1989’da kendi çocuklarım için masal anlatıyordum ve onlara okumak için daktiloda temize geçirmiştim. Neden sonra -o da yakın bir arkadaşımın uyarısıyla- elimde onlarca kitap olduğunu farkına vardım. Benim için büyük bir şaşkınlık, hatta itiraf etmeliyim, biraz da düş kırıklığı oldu. Yazacağım deyip duruyordum, yaza yaza masal mı yazdım, diyerek...

         Daha sonra, art arda yazdığım masallarla, çocuk dünyasına yakın bir yazar oldum. Eh, kısmetim masalmış dedim ve masal yazarı olmaktan büyük mutluluk duydum. Ama bu kadarla kalmadı. Ben kendimi “masal yazarı” olarak görürken, birden öyküler yazmaya başladım. Yine şaşırdım. Uzun süre ortaya çıkaramadım. Masal yazarı olarak kalmalıyım diye düşünüyordum... Ama kalamadım işte! Öyküler beni ezdi geçti...

         Sonunda öyküleri de kabullenmeyi öğrendim. Bu kez yetişkinlere seslenen öyküler oluşmaya başladı. Onları da uzun süre gizledim. Ama onlar da bir kenarda sessiz kalamadılar, beni aşıp kitaplara doluştular...

         Asla roman yazamayacağımı düşünüyordum, hatta bu söylemim bazı röportajlarda yer bile almıştır. Masallara, öykülere diyecek yok, ama roman yazmak bana çok uzak dedim. Ne oldu? Beni dinleyen mi var? Romanlar fışkırmaya başladı ordan burdan... 

         Ben de artık direnmeyi bıraktım. Sanatı yönlendirmek olmuyor. Sanat, kendi yönünü çiziyor, sanatı icra edeni bir araç olarak kullanıyor. Ben de masal yazarıyım, öykü yazarıyım diye kendimi kategorilere sokmaktan vazgeçtim. Kendimi kısıtlamamayı ve özgür olmayı öğrendim. 

Asıl olan “Kadın duyarlılığı” mı, yoksa “Aydın/yazar duyarlılığı” mı? Sizce hangisi daha önde gelmeli?

         Kadın duyarlılığı yadsınamaz biçimde tüm sözcüklerime, tüm kavramlarıma ve vurgularıma yayılmıştır; bunu önlemeye kalkışmam ya da reddedişim, genetiğime karşı gelmek olur.

         “Aydın/yazar” duyarlılığı ile ne kastedildiğini ise tam olarak anlayamadım. “Aydın” olup olmadığımı bilmiyorum. Aydınsa da, ne kadar aydınım? Herkeste henüz aydınlanamamış bölgeler vardır. Her bireyin çabası yalnızca kendi karanlık bölgelerini değil, çevresini de aydınlatabilmek olmalıdır. Ben aydınlığımın neresindeyim, gölgelerde kalmış neler var, bunu bilemem. Işığın kalitesi, yapılan işlerden yansıyordur; iyi bir eleştirmen bunun ölçüsünü daha doğru saptayabilir.  

         Hangisinin daha önde geldiği konusunda ise şunu söyleyebilirim. Bence her şeyin önünde gelmesi gereken, insanın önce kendi “insan” yönünü geliştirmesi ve tüm insani değerleri çevresine de yansıtarak, başkalarını da kendilerini tanımaya ve geliştirmeye motive edebilmesidir. Bunun önünde bir amaç tanımıyorum. Bu amacın adı nedir, onu da bilemem. 

Aldığınız eleştiriler sizi ne yönde etkiliyor? Özeleştiriyi hangi sıklıkta ve yoğunlukta yapıyorsunuz? Oldukça empatik ve sorgulayıcı bir kişiliğiniz olduğundan bu soruları yöneltiyorum.

         Çocuk edebiyatı konusunda gerçek anlamda eleştiri yapabilecek kimseler yetişecek herhalde. Bugüne kadar “çocuk edebiyatı var mı yok mu” tartışmasıyla vakit öldürüldü. Şimdi artık üniversitelerde “Çocuk Edebiyatı” adıyla dersler var. Kısacası, iş üretmek yerine laf salatasıyla insanları oyalamaya yönelik süreç bitti. Ancak, alanda eleştiri yapabileceklerin yetişmesi de zaman alacak kuşkusuz.

         Şimdilik, eleştiriye kalkışanlar, ya çocuk kitaplarını akademik düzeyde bir şablona uydurmaya çalışarak kısıtlı bir çerçeve içinde inceleyebiliyor ve edebiyatın çok katmanlı derinliklerine dalamıyor, ya da kendi iç dünyalarındaki keskin fırtınalara kapılıp, maksatlı bir eleştiriyle kendi egolarına hizmet ediyorlar.

         Eleştiri ve görüşlerine çok değer verdiğim ve güvendiğim yazar dostlarım vardır: Eleştiriler ilk anda beni ısırsa ve üzse bile, katiyen gözardı etmem. Üzerinde uzun uzun düşünür ve eksiğimi anlamaya, düzeltmeye çalışırım. Okurlarımın anne-babaları ve öğretmenlerin önerilerini de ciddiye alırım. Bunun ötesinde gelen başıboş eleştirileri pek de ciddiye almadığımı söyleyebilirim..

         Gerçek eleştirmen ise, okurun kendisidir. Gerçek yanıtı, kitabı okuyarak ya da okumayarak verir. 

         En acımasız eleştirmenim ise, Aytül Akal adında biri... Beni didik didik eder, yerden yere vurur. Gizlediklerimi, örtbas etmeye çalıştıklarımı açığa çıkarır. Onun eleştirilerinden çok korkarım. Her gün, her an mahkemede gibiyimdir. Durmaksızın hesaplaşır benimle. Nasıl davranmalı, nasıl yazmalı, neyi neden söylemeliyim? Neler yapmalıydım ve neler yaptım? İnsan başkalarının eleştirilerini görmezden gelebilir de, kendinden nasıl kurtulabilir?

         İşte ben böyle bir mükemmeliyetçi bir eleştirmenle aynı bedeni paylaşıyorum...

Bir yazar için en gerekli (olmazsa olmaz) nitelikler nelerdir?

         Olmazsa olmaz nitelik, yazarlık yeteneğinin ta kendisidir. Yazı yazmayı öğrenebilirsiniz; hatta güzel yazmak da öğrenilebilir. Ama bir kitaba ruhunu veren, yazı yazmanın özelliklerini madde madde kullanmak değildir; yazarlık coşkusu, yazarlık niteliğidir. Ben buna, “yazarlık ruhu” diyorum. 

Kolej mezunu bir iş kadını, anne, yayımcı ve yazarsınız. Hangi kimliğiniz daha önde geliyor?

         En önemlisi annelik.... Anne kimliğim, yazarlığıma da birebir yansıyor. Kitaplarımı bir anne şevkâtiyle yazıyor, toplumun her kesimindeki her yaştan çocuğa karşı bir anne sorumluluğu duyuyorum. Tüm çocukların kendilerini tanıması, kendine ve topluma yararlı bir birey olması için çabalıyorum. 

İnternette üniversite öğreniminden söz eder misiniz biraz; niye böyle bir gereksinim duydunuz? Başka ne gibi niyetleriniz var?

         İnsanların, gülünç bir önyargısı var. Başarılı bir çocuk kitabı yazmak için ya öğretmen ya da pedagog olmak gerekir diye düşünüyorlar. Bu yüzden nice öğretmen ya da pedagog kitap yazmak zorunda hissediyor kendini.

         Ben bu önyargıyı kırmaya çalışmakla zaman öldüreceğime, bu dili öğrenmeyi, onlara ulaşmada kestirme bir yol olarak gördüm. “Öğretmen misin?” “Evet!” Bitmiştir. Yazarlığın özel bir yetenek ve ayrı bir meslek olduğunu anlamayanlara bunu açıklamak bana düşmez. İnsanları kendi kurallarıma zorlamak yerine, onların kurallarıyla oyunlarına katılmayı güçlü bir iletişim aracı olarak kabullendim.

         1999’da Washington International University’ye kaydoldum. Bana kitaplarımı yolladılar ve danışmanım olarak bir profesör tayin ettiler. Kitap raporları ve tezler...  Bunları profesörüme postayla gönderiyordum. 2001’de ‘A’ derecesiyle mezun oldum. Lisans konum: “Eğitim”. Şu anda yüksek lisans aşamasındayım. Öğretmenlik konusunda yeni kuramları öğrenmek ve konunun psikolojik boyutunu incelemek bana büyük bir deneyim kazandırdı. Yaptığım, benim için gerçekten çok zor bir çalışmaydı; kendime verdiğim sözü tutmuş ve başarmış olmanın zevkini yaşamak, tüm zahmetlere değdi.

         İlerde, öğretmenlere de yazabilmeyi isterim, ama Türkiye’de öğretmenlerin okumadığı gerçeğini de gözardı etmem mümkün değil... 

Feminizm hakkındaki düşünceleriniz nasıl? Feminist misiniz?

         Bilmem. Öyle miyim? Ne olduğumu ben gerçekten bilmiyorum. Düşünüyorum, algılıyorum ve yazıyorum. Belli bir fraksiyona kapılmış ya da bazı inançlara öncelik vermiş değilim. Çerçevelerle, maddelerle, kurallarla, inançlarla sınırlanmayı kabullenemeyecek yaramazlıkta bir özgürlük talebim var. Evrensel boyutta bir insan kimliğinde olduğumu sanıyorum. Eğer kendimi ille de bir “izm” ile ifade etmem gerekiyorsa, bu olsa olsa “evrenselizm” olabilir. Varsa tabii...

 


+ 0
+ 0

Aytül Akal

© Copyright 2011. Aytül AKAL

Tüm Hakları Saklıdır.

All rights reserved

 

aytulakal.com, bağımsız, kişisel web sitesidir. Bu sitenin içeriği, yazılı izin alınmadıkça hiç bir şekilde kullanılamaz.

 

 

Yabancı Yayıncılarım

Not: Amazon.com yurtdışında yayımlanan kitaplar için kaynak olarak kullanılabilir.