En Yeni Kitaplarım

bir_ayagi_yerde
bu_ne_bicim_kardes
cok-uslu_yaramazlar-1
cok_uslu_yaramazlar_2
kayip_kitapliktaki_iskelet_3a
koku_delisi-3
miymiy_teyze-3a
miymiy_teyze-4a
renk_delisi-2
ses-delisi
tak_tak_tak-sans_geldi
ucan-siirler

Çocuk ve Aile - 2003

ÇOCUK VE AİLE

Nisan 2003 sayısı, s.69-70

 

Şiddet ne yazık ki yaşamın bir gerçeği. Çocukları kitaplarda da olsa şiddetten soyutlamak mümkün mü? Doğru mu?

Şiddet olgusunun yaşamın bir gerçeği olduğu düşüncesiyle yola çıktığımızda, kendimizi, insan kimliğinde gizlenen "şiddet" ile erken tanıştırılmaları halinde çocuklarımızı yaşama daha iyi hazırlanabileceğimiz türünde bir iddiayı savunuyor bulabiliriz.     

Burada gözardı edilen, "soyutlamama" adına çocuklarımıza durduk yerde şiddeti göstererek, öğreterek ya da kullandırarak, aslında insanca yaşam ortamına değil, "savaşa" hazırlıyor olmamızdır.          

Şiddet, tüketilebilen bir dürtü değil, kullandıkça daha çok üretilen bir güdüdür. Her alanda, her durumda, en küçük  bir uyarıyla bile üretilebilir, çoğalarak katlanır.  Nasıl olsa yaşamın içinde var diye düşünerek, çocukların önlerine özensizce konan şiddet görüntülerini ya da anlatımlarını hazmetmelerine seyirci kalmak, olası ki, mağara devrine dönmekte olan insanlığa yeni bir avcı ya da bir savaşçı daha yetiştirme çabamızdan dolayı bize bir madalya kazandırabilir.             

Lütfen biraz durup düşünelim. Şiddet, çocuğumuza öğretmeye çalıştığımız matematiğe benzemez ki, her an, her yaşta ihtiyaç duysun ve kullansın. Tarih ya da coğrafya değil ki, ilerde yararlansın. Sanat hiç değil, kişiliğini zenginleştirsin... Bir gün şiddetle karşı karşıya gelirse bile, varlığıyla erken yaşta tanıştırılmış olması, o kişiye nasıl bir katkıda bulunacaktır, ben anlayamıyorum. Siz anlıyor musunuz?

Evde rahat bir koltuğa uzanmış bir yandan cips atıştırırken, başkalarının yaşadığı şiddetle ilgili kitaplar okuması, çocuğa fiziksel bir zarar vermez, aksine yaşama hazırlar gibi bir düşünceye kapılanlar, olası ki, fiziksel darbelerin zamanla iyileştiğini ama psikolojik darbelerden kurtulmanın hiç de kolay olmadığının farkında değiller. Şiddeti aslında hem fiziksel, hem ruhsal açıdan ele almak gerek. Sanal şiddette fiziksel temas yoktur, evet, ama öte yandan, ruhsal harmoninin sarsılan dengesi, çocuğu, yaşam boyu başedemeyeceği psikolojik etkilenmeler içine sokabilir.

Şiddeti ve vahşet duygularının aktarımını içeren kitaplar, okurun kendi içindeki şiddetin dürtüsünü uyandırıp harekete geçirdiği gibi, onları başkalarının başlarına gelen şiddete karşı aldırmazlık, duyarsızlık ve kanıksama duygularına yöneltir. Şiddeti kanıksamak ya da kanıksatmak ise, tükenişi değil, ama duyarsızlığı getirir. Bu zincirleme etkileşimde duyarsızlık, insanları birbirinden koparır, bencilliğe iter; empatiyi daha filizlenmeden yok eder.

Hayır, şiddetle tanıştırılan çocukların yaşama daha iyi hazırlandığına inanmıyorum. Olsa olsa, ruhsal desteğe ihtiyacı olan bir toplum yaratmada çok işe yarar.

Çocuğun küçük yaşlarda ilk karşılaştığı edebiyat türü olan masallarda da yürek söken avcılar, zehirleyen üvey anneler, yakılan cadılar... vs... vardır. Onlardan hiç söz edilmeyen masallar çocukta, kötülük diye bir şeyin olmadiği yapay bir gerçek dünya kurgusu mu yaratır? Çocuklara pembe bir dünya sunarak, kötülük ve şiddet unsurlarını yok saymak yerine dozunda kullanmak mı daha doğru bir yaklaşımdır?

Çocuğun çikolatasını elinden alın, yüreğini söküp almış gibi olabilirsiniz. Oyuncağını kırın, çocukları fırında yakan cadılar kadar kötü olabilirsiniz. Çocukların dünyasında da elbette "kötülük" var, olmaz olur mu? Onlar da yetişkinler gibi iyi ve kötüyle birlikte yaşıyorlar; ancak onların değerleri farklı. Zaten bu yüzden, fırında yanan bir insanın bağrışlarının ya da çevreye yayıyan et kokusunun betimlemesini dinlerken bunun bir tür "şiddet" olduğunu farkına bile varmadan, anlatılanı doğal bir gerçek gibi algılayabilirler. Anlatılan gerçektir, evet; hatta yaşanmıştır; üstelik tekrar yaşanmayacağının garantisi bile yok...  Ancak bunlar gerçektir diyerek şiddetin "doğal" görülmesine yol verirsek, "insani" değerleri yavaş yavaş geride bırakmaya başlarız.

Bir çocuk masalında dev, canavarın yüreğini söküp yiyordu. Aynen kitaptaki sözcüklerle aktarıyorum: "Koca Dev, taş ve sopalarla yerde kıvranan korkunç Canavar'ın başını parçalamış. Sonra gövdesini delip Canavar'ın kanlar içindeki kalbini ve ciğerini yemiş."  Çocuklar bu sahnelere gülebilir bile, çünkü onların değerlerinde ölümün ve vücudun parçalanıp yenmesinin anlamsal bir yeri yok.

Ancak, iz bırakmadığını sandığımız bu görüntüler, çocukların yüreklerinde ve düşlerinde yer eder. Zaman zaman geçmişten gelip bizleri ürküten çocuksu korkularımızdır onlar. Yetişkin değerlerimizdeki eksikliklerin, yanlışların ve sapmaların kaynağıdır... Bu nedenledir ki, psikologlar, ruhsal bozukluklarımızın kaynağını ortaya çıkarmak için hemen çocukluğumuzdaki izleri deşerler...

Yanlış anlaşılmasın. Çocuklara yalnızca pembe bir dünya sunmayı önermiyorum; hedefim, amacım bu değil. Her  kavramın sunuluşunda yaşa uygunluk, sağlıklı gelişimi destekler. Evet, dünyanın birçok yerinde birçok çocuk, hak etmediği kavramlarla çok erken karşı karşıya geliyor, şiddeti bire bir yaşıyor. Ben de, hiç olmazsa, şiddeti yaşamayanların ruh sağlığını koruma çabasını gösterelim diyorum. Biri yapmış, ben daha fazlasını yapayım da ilgi çekeyim; öteki yazmış, onun da fazlasını yazayım da ratingi ben alayım diye demi koyulta koyulta, çocuklara bırakın pembeyi, renkleri unutturmayalım lütfen... 

Siz bir çocuk kitapları yazarı olarak, pedagojik kaygılarla sınırlı olmanın hayalgücünüzü kısıtladığını düşünüyor musunuz?

Daha lise yıllarında başlayarak rejim yapan arkadaşlarım vardı. Lise yılları, evlilik hayatı, annelik süreci... Ben ise, ne diyet, ne rejim yaptığımı bilirim.

Bu yüzden biraz da kıskançlıkla sitem ederdi arkadaşlarım: "Tabii, ya! Sen zaten sağlıklı besinlerden hoşlanıyorsun, bir de rejim yapmıyorum diyorsun. Şuraya bak, tabağında kilo yapacak hiçbir şey yok ki!"

Ben farkında bile değildim ama gerçekten de böyleymiş; yani benim çok sevdiğim yiyecekler, zaten sağlıklı olanlarmış. Bilinçli bir seçim değildi, rastlantısal olarak beğenim öyleydi...

Sanırım, yazarlık konusunda da bu tür bir şansa sahibim. Kendi içsel özelliklerimi ve kendi kimliğimi kullanıyorum yazarken. Pedagojik kaygılarla "sınırlı" değilim, alabildiğine de özgürüm. Kuşlar gibi uçuşurum beyaz kâğıt üzerinde. Bir çocuk olsam neler isterdim, neler beklerdim? Ben, bir anne olarak çocuklara neler verebilirim? Bir insan olarak, bireylerin hangi içsel zenginliklerle donanmış olmasını, nasıl bir bilinç düzeyine yükselmesini, nasıl sevinçler, nasıl mutluluklar paylaşmasını isterim...

Tabağıma -pardon, kâğıdıma bunları dolduruyorum işte. Ve hiç "sınırlı" kalmadan, rejim, diyet yapmadan, okurlarıma, kendi içlerindeki güzellikleri dışa yansıtmaları için ışık tutuyorum yalnızca.  İç dünyalarının loş odalarında gizlenen hazineleri erken yaşlarda keşfetmelerini sağlayacak, geleceğin zenginliğini cebinde değil yüreğinde araması gerektiğini gösterebilecek bir ışık...

Bence bir yazarın en önemli görevi, okuruna, kendisini tanıma yolunda hız kazandırmasıdır. İşte ben bunu yapıyorum... 

Hangi yaş grubuna yazmak daha zor/kolay?

Aslında yıllar önce, yani 1973 yılında Hayat Mecmuası'nda çalışmaya başladığımda yalnızca yetişkinler için yazıyordum. Moda sayfaları, "Aklınızda Bulunsun" başlıklı bir köşe, yıldız falı, röportajlar... Daha sonra Elele Dergisi'nde dört yıl boyunca "Bindallı" adıyla on altı sayfalık bir dergi hazırladım. İlk kitabım, yetişkinler için bir şiir kitabıydı...

Kendimi birden nasıl çocukların dünyasında buldum, nasıl çocuklar için yazmaya başladım, inanın ben herkesten çok şaşırdım bu değişime. Aslında "değişim" yanlış sözcük oldu; "yerleşim" demek daha doğru olacak. Çünkü gerçekten de, yerim çocukların dünyasıymış, zaman bana bunu kanıtladı ve beni doğru yere yerleştirdi.

“Doğruları bir kavanoza koyup ağzını kapatmak, kurabiye gibi her gün çocuklara birer birer verebilmek isterdim. Sağlam kişiliğin bir hapı olsa... İyi düşüncelerin, mutlu yaşamın bir şurubu... Sabah akşam birer kaşık!”

Yetişkinler için yazdığım iki öykü kitabından ilki olan Beni Bırakma Hayat'tan (1999) bir alıntı bu. Görüyorsunuz, yetişkinler için yazarken bile, çocukların dünyasında gezinip duruyorum. Ne yazarsam yazayım, çocuklara yakın dilim ve bakış açım kendiliğinden açığa çıkıveriyor.

Yürüyüp gezdiğim, yaşayıp sezdiğim her şey, çocuk dünyamın bir parçası. Hani koca koca adamlar, yaşlı kırışık kadınlar, "Ben hâlâ çocuğum" derler de, çok da komik olurlar ya, işte tıpkı onlar gibiyim ben de; yetişkin kalıbına ne ara sıkıştığını hiç farkedemeyen şaşkının tekiyim.

Yüreğinizde çocuksu duyguları barındırıyorsanız, çocukların sevinçlerini ve hüzünlerini siz de hissedebiliyorsanız, onların beklentileri, sizin de beklentinizse, uyumsuz bir yetişkin kalıbında da olsanız, gözlerinizle, düşüncelerinizle seksek oynamaya devam edip ağaçlara tırmanıyorsanız eğer, hele hele zamanla kovalamaca oynayıp da, kazanabileceğinizi hâlâ düşleyebiliyorsanız... Bilmem, çocuklara yazmak zor olabilir mi?

Ben de çocuklar gibi bir günden ötekine büyüyorum, gelişiyorum ve değişiyorum... Belki de zor olan tek şey bu aslında: Çocukluğun kapısını kapatmamak ve her gün değişmeye açık olmak.

 


+ 0
+ 0

Aytül Akal

© Copyright 2011. Aytül AKAL

Tüm Hakları Saklıdır.

All rights reserved

 

aytulakal.com, bağımsız, kişisel web sitesidir. Bu sitenin içeriği, yazılı izin alınmadıkça hiç bir şekilde kullanılamaz.

 

 

Yabancı Yayıncılarım

Not: Amazon.com yurtdışında yayımlanan kitaplar için kaynak olarak kullanılabilir.