En Yeni Kitaplarım

bir_ayagi_yerde
bu_ne_bicim_kardes
cok-uslu_yaramazlar-1
cok_uslu_yaramazlar_2
kayip_kitapliktaki_iskelet_3a
koku_delisi-3
miymiy_teyze-3a
miymiy_teyze-4a
renk_delisi-2
ses-delisi
tak_tak_tak-sans_geldi
ucan-siirler

İzmir Plus Dergisi - 2004

Article Index
İzmir Plus Dergisi - 2004
Sayfa: 2
Sayfa: 3
All Pages

İzmir Plus dergisi

Nisan-2004

röportaj: Mavisel YENER

 

1-  Sevgili Aytül Akal, edebiyatçı kişiliğinizden önce İzmir’de geçen çocukluk günlerinizden söz açsak. Bu kent size neyi ifade ediyor?

Sevgili dost Bekir Yurdakul’un benimle yıllar önce İzmir üzerine yaptığı bir söyleşide ona, Yaşam sürecinde zaman ve mekan olarak uzaklaştıkça, daha çok yaklaştım İzmir'e. Her sözcüğümden kokusuyla, sesiyle, görüntüsüyle, İzmir taştı, İzmir çağıldadı...” demiştim. Bu sözler benim için o günün gerçeğini anlatıyordu, bugün -daha da derinleşerek- yine aynı gerçeği yansıtıyor.

İzmir’den 19 yaşımda ayrıldım.  O günden sonra İzmir, yüreğimde, düşlerimle beslenen masal kentim kimliğini koruyor.

Çocukluğum dediğimde, bana sorarsanız, 15-20 yıl öncesinden söz ediyorum; oysa tarihlere baktığınızda, 40-45 yıl öncesi gibi görünüyor... O zamanlar Karşıyaka sahili, Bostanlı’da biterdi.  Sahilin ucuna kadar gider, İzmir’in ünlü yosun tepeciklerinin üzerinden aşarak, denize girerdik...

Karşıyaka’nın sıcak gecelerinde, sokaklar hep yasemin kokardı.  Nereye giderseniz gidin, kimi zaman yoğunlaşır, kimi zaman bir kelebek dokunuşuyla çevrenizde dolanır, ama o koku hiç yitmeden, her an sizi izlerdi.  Yıllar sonra bir gece, Fransa’nın güney sahilinde yemek yiyeceğimiz restorana doğru yürürken, aynı kokuyu duymuş, yaseminleri bulmak için koşar adım sağı solu araştırmıştım. Sanki yaseminleri bulursam, yine çocuk olacakmışım gibi...  Geçmişime dönüp, hep çocuk kalacakmışım gibi...

Yaseminleri, çam iğnelerinin ucuna takılı bir demet halinde, masamda bulmuştum... Ben ise zaten, hep çocuktum!

Mahallemizde herkes birbirini tanırdı.  Ben, 1710 Rayegan sokakta oturdum.  (Sonraları Esot sokağı denmeye başlandı.  Şimdi ne deniyor bilmiyorum. ) Akşam yemeğinden sonra, komşular haber verir, herkes birbirinin peşine takılır, hemen takılamayan sonradan katılır; hepimiz, elimizde kilimler, termoslar, çekirdekler, sahile koşardık.  Büyüklerimiz kilimin kenarına oturup çiğdem çıtlatırken, ben kilimin boş kalan orta yerine yayılır, gökyüzünü izlerdim. (Kilimin orta yerine boylu boyunca sığacak kadar küçüktüm...) Benden beklenmeyecek bir sessizlikle, gökyüzünde yıldızların hareket edip etmediğine bakar, farklı renklerde yıldızlar var mı diye arar, bir uçan dairenin bana görünebileceği umuduyla tüm gökyüzünü araştırırdım.  Bir işaret... işaret beklerdim, beni alıp yıldızlara götürebilecek.

Hani bir uçan daire alıp beni götürse... Yeni gezegenlere ulaşsam... Oradaki yaşamları keşfetsem... Sanmam ki Dünya’dan itiraz eden biri olsun! Öyle yaramazdım, öyle başına buyruk, dik başlı bir çocuktum ki bir başka gezegene yerleşmem, ardımdan kutlamalara bile neden olabilirdiJ...

Koşmayı, ağaçlara tırmanmayı, oyun oynamayı ...ve yazmayı çok severdim.  Yazmak, benim gizli tutkumdu.  Yazardım, yazardım, yazardım...  Bir ilkbahar ya da bir gün batımı şiiri için bile evde, “Nee, bu yaşta aşk maşk mı olurmuş!” tepkisiyle karşılaşıp, üstüne üstlük ceza aldığımdan, şiirlerimi, yazılarımı, ailemden gizlemeyi öğrenmiştim. O zamanlar, ancak aşık olanın yazabileceği düşünülürdü. Yani insanın duyarlı olması, çevresine olan farkındalığı, başkalarının duygularıyla özdeşleşebilmesi, kısacası, duyguya ait ne varsa, bunu taşıdığını belli etmesinin tek nedeni olabilirdi: “Aşk”!  Eh, bu da cezayı hak ettirirdi...

Defterlerimi, kâğıtlarımı ordan oraya taşımak için bulduğum yöntem, bel lastiğime sıkıştırıp, hiçbir şey yokmuş gibi yürüyüp ailemin yanından geçmekti...

Ben ve çocukluğum...  Belki bir bütündük, ama ben bu bütünlüğü yaşayamadım; belki de ondan, hiç eskitemediğim çocuk yanım, beni yaşam boyu hiç bırakmadı.   

2-  Edebiyat serüveninizi dinlesek... Neden yazıyorsunuz?

Tıpkı çocukluğum gibi, “yazmak” da beni hiç terketmedi.  O kadar kızdım, küstüm, kovdum; yazmayacağım bir daha diye kendi kendime yeminler ettim; yetmedi, arşivimde ne varsa yerlere saçıp da, kaç öyküyü, kaç şiiri parça parça ettim... Yine de çekip gitmedi. Öylesine yayılmış yüreğimden, tüm bedenimi sarmış; boyun eğmekten başka çare bulamadım.

1967 yılında günlüğüme, ‘ben büyüdüğümde meşhur bir şair ya da yazar olacağım, milletime yararlı olacağım’ diye yazmışım.  O zamanlar, 15 yaşındaydım... Günlüğüm hâlâ saklıdır... Yo hayır, artık bel lastiğimde değil, arşivimde!J

Okurlarımla söyleşilerde sık sık paylaştığım çocukluk anılarımdan birkaçını, “Babam Duymasın” adlı öykü kitabına aldım. Edebiyat serüvenimin tohumlarının nasıl atıldığı ve filizlendiği, “Babam Duymasın” ve “Teşekkür Ederim Öğretmenim” adlı öykülerde anlatılır.

Yazıyorum, çünkü yazmak benim mutluluğumdur, tutkumdur. Onsuz olamayacağımı kabullenip baş eğdiğimdir...

3-  İlk yazmaya başladığınızdan bu yana anlatım ve aktarma biçiminiz dönüşüm geçirdi mi?

Bu çok ilginç bir soru; bu konu benim hep ilgimi çekmiştir.  Başka bir perspektiften dile getirildiğinde, bugün bulunduğunuz noktadan geriye baktığınızda, ilk yazdığınız kitapları bugünkü görüşünüzle değiştirmek ya da düzeltmek ister miydiniz diye de sorabilirsiniz.

Her yeni günle birlikte gelişiyoruz, her aldığımız nefesle birlikte yeni keşifler yapıyoruz.  Gelişim hiç durmuyor; durmamalı da. 



Aytül Akal

© Copyright 2011. Aytül AKAL

Tüm Hakları Saklıdır.

All rights reserved

 

aytulakal.com, bağımsız, kişisel web sitesidir. Bu sitenin içeriği, yazılı izin alınmadıkça hiç bir şekilde kullanılamaz.

 

 

Yabancı Yayıncılarım

Not: Amazon.com yurtdışında yayımlanan kitaplar için kaynak olarak kullanılabilir.