Başlıklar

En Yeni Kitaplarım

bir_ayagi_yerde
bu_ne_bicim_kardes
cok-uslu_yaramazlar-1
cok_uslu_yaramazlar_2
kayip_kitapliktaki_iskelet_3a
koku_delisi-3
miymiy_teyze-3a
miymiy_teyze-4a
renk_delisi-2
ses-delisi
tak_tak_tak-sans_geldi
ucan-siirler

CROP Blog - 2007

İçerik - SÖYLEŞİLER
PrintEmail

CROP Blog

2007

 

1971’de  İzmir Amerikan Koleji’ni bitirdiğimde, gelecekle ilgili aklımda iki hedef vardı:

  1. Evlenmek (iki yıllık nişanlıydım...)
  2. Yazmak

Sophie’nin seçimini önüme sürseler, bu iki hedeften “yazmayı” seçerdim... Zaten zaman içinde de, bu seçim kendiliğinden gelişip gerçekleşti. J

1971 yazında İzmir’den İstanbul’a taşınıp evlendim ve hemen iş aramaya çıktım.  İlk hedefim, Hayat Yayınlarının bir yayını olan “Resimli Roman” idi.  Neden mi?

Soru sormak benim işim ama… Neden Resimli Roman?

Neden olacak. Lise hayatım boyunca, yaşamla ilgili hayatı kolaylaştırıcı “pratik bilgiler” derlemiştim.  Kimini kapı kapı dolaşıp, ev hanımlarının ev işleriyle ilgili kendi buluşlarını not ederek toplamış, kimini yabancı kaynaklardan çevirip kültürümüze ve alışkanlıklarımıza uyarlamıştım.  Bu pratik bilgileri, Resimli Roman dergisinin orta sayfasında “tefrika” halinde yayımlamayı düşünüyordum.   Daha doğrusu, yazılarımı oraya layık görmüştüm, yakışırdı... Eh, ne de olsa yaş 19... Her yere yakışır da yakıştırır da... J

Kimlerle görüştünüz orada?

Resimli Roman’ın yazı işleri müdürü Oğuz Özdeş idi.  Eşimin uzak bir tanıdığı olan Nur İçözü, aynı yayın organında, Doğan Kardeş’te çalışıyordu.  Ondan rica ettim.  Oğuz Özdeş’ten bir randevu aldı benim için.

Ne yazık ki, bu randevu bir türlü gerçekleşemedi.  Bana verilen randevu saatinden çok önce ulaşmıştım oraya elbette, ama çok uzun süre beklediğim halde, Oğuz Özdeş gelmedi.  Dediler ki, yemeğe çıkmıştır, çok geç gelebilir... Hele iki kadeh atmışsa, işe gelmeyi bile unutabilir... Baktım ki iş yokuşa gidiyor, ha gayret  kalan son cesaret kırıntılarımı toplayıp, kendimi Hayat Mecmuası’nın kapısından içeriye attım ve Çetin Emeç’in karşısına dikilip, yazı yazmak istediğimi söyledim. 

Kime niyet kime kısmet demişler. Sizinki de biraz öyle olmuş gibi.

Valla, tırnaklarımı yiyerek, saç tellerimi kopararak Resimli Roman yazı işleri müdürünü beklediğim o gün orada, karşı kapıda hangi dergi çıksa karşıma, kendimi oraya atacaktım, başka çarem yoktu.  Rastlantıyla bu dergi, Hayat Mecmuası oldu.  Orada başladım çalışmaya... Bu başlangıç da ayrı bir öyküdür ama çizgi romanın çizgisinden ayrılmamak için yan öykülere baypas yapıyorum J

Bugün yayın evi ortağı-sahibi olan kişi olarak ve genç okuyuculara biraz daha yol göstermesi bakımından, o yılları yine de az ayrıntılıya bilir misiniz?

Çalışmak zorundaydım. Çok çalışmak...  Her önüme gelen işi kabul ediyordum.  Eşyalarımızı borçla almıştık.  Senetler ödenecek, kira, elektrik, su...  Çoğu akşam çay, peynir ekmek ile geçiriyorduk yemek saatlerini.  Zaten yemek pişirmeyi henüz bilmediğim gibi, pişirecek doğru dürüst tenceremiz de yoktu.  Tek tencere, büyük halanın armağan getirdiği en küçük boy tencereydi.  Durmadan patates haşlayıp, patates kızartıp duruyordum...

Peki çizgi roman çevirmenliğine ne zaman başladınız?

O sıralardaydı...  Üç gün bir iş yerinde İngilizce yazışmalar yapıyor, iki gün Hayat Mecmuası’nda “Aklınızda Bulunsun” başlıklı köşeyi hazırlıyor, haftada iki gün de öğle yemek saatlerinde başka bir iş yerine gidip İngilizce mektuplarını yazıyordum (elbette yemek yiyecek vakti bulamayınca, öğle yemeği harçlığımı da arttırmış oluyordum!).  Dördüncü iş çıktı karşıma: Tay Yayınlarından Ay Hanım aradı...  “Ay” hecesi her zaman uğurlu gelmiştir yaşamımda.  Ay Hanım bana çeviri yapıp yapamayacağımı sordu.  İşte o anda... Önce Kızıl Maskeler, sonra Mandrakeler yığıldı önüme...

Peki bu çizgi roman çevirmenliği hayatınızda nasıl yer aldı?

Kızılmaskeleri, Mandrakeleri okurken de, çevirirken de büyük zevk alıyordum, bu en önemlisi. Ancak henüz elektrikli daktilo bile yoktu ortalarda. Evde dededen kalma, biraz hızlı yazsam tuşlarının hemen birbirine kilitlendiği eski bir daktilom vardı.  Üstelik klavyesi, iş yerinde kullandığımdan farklıydı.  Çevirileri onda yapıyordum.  Eşim uyumak istediği ve daktilonun gürültüsünden yakınıp durduğu için, daktilonun altına birkaç kat battaniye koymuştum.  Yine de tıkırdıyordu daktilo. “Yeter, yat artık!” seslenmeleri kesilmiyordu.  Neler denedim bilseniz...  Daktiloyu tuvalete taşıyıp, orada yazmayı bile...

Bu çeviriler ne kadar sürdü?

Yıllarca çevirdim Kızıl Maske’yi, Mandrake’yi .Şimdi tam hatırlayamıyorum ama galiba sayfa başı ücret alırdım.  Çeviri yaptığım sayfalar sayılır ve bana bir para ödenirdi. Daha sonra, ablamın mali sıkıntıları olduğunda, ona hissettirmeden katkı verebilmek için çevirileri ona devrettim. Benim nasılsa başka işlerim de vardı ve yeni ek işler de her zaman bulabilirdim.

Bu çizgi romanla ilk tanışmanız mıydı peki? 

Ah ah ah... Kısa kesmeye çalışıyorum üstelik, blog’u bu röportajla kaplayacak değilim...  Ama anılar nasıl da akıveriyor. 

Çizgi romanlar benim çocukluk arkadaşımdı.  Bizim oralarda bir kitapçı vardı. Dükkânın bir köşesine yığdığı eski dergileri de satardı.  Çizgi romanları oradan bulurdum.  Harçlığım yetmediğinden, okuduklarımı satın almaz, kiralardım.  Okuyup geri götürürdüm.

Bu sizin oralar nereler tam olarak?

Ben İzmirli’yim. Çocukluğum İzmir’de geçti.  Nato’nun varlığı, orda farklı kimi ayrıntılarda kendini belli ederdi. 

Superman, Superboy, Supergirl... Archies...  Charlie Brown. Mad... Adını şimdi hatırlayamadığım birkaç çizgi roman daha...   Natoda çalışan Amerikalıların çocuklarına sürekli gelen bu dergiler (belki de ülkelerine gidip gelirken yanlarında getiriyorlardı) okunduktan sonra çöpe atılırdı.  E işte kimileri de bu dergileri çöpten toplar ve kitapçılara satardı.  Daha sonra Amerikalılar da öğrendiler işi ve çöpe atmak yerine, kilo ile dergileri kapıdan satmaya başladılar... J

Ben ne bulursam alırdım.  Ama, hepsinin adını hatırlayamıyorum.  Archies benim favorimdi.  Kötü kalpli Veronika ile adını unuttuğum iyi kalpli sarışın, Archie’nin arkadaşlığı için birbirleriyle yarışır dururlardı.  Superman’i de çok severdim.  Krypton gezegeni ve gazeteci Clark Kent’i... Kendimi Supergirl olarak görürdüm ama sonradan bir de baktım, Supergirl dergisi de çıkıvermiş, ama bana hiç benzemiyor J.

Dergileri kitapçıda üst üste istiflenmiş görünce, yüreğim çarpmaya başlardı. Aralarından seçmek için dergileri evirir çevirirdim.  Kimi zaman da, sayfaları kopuk çıkardı.  O yüzden sayfa sayfa kontrol ederdim almadan önce...

Daha anlatacak çok şey var.  Nasıl olacak bu iş!  Durmak zorunda mıyım?

Tam tersine. İsterseniz biraz daha geriye gidelim hayatınızda.

İstasyonun oralarda, uzak bir akrabamız otururdu.  Bayılırdık onlara gitmeye. Annem gidiyoruz deyince, sevinçten uçardım.  O ailenin çocukları, Teksas, Tommiks, Red Kit hayranıydılar.  Eh, onlara gidince, bize de bir şeyler düşerdi tabii.  Hemen bir kitap kapar, bir köşeye çekilip okurdum.  Ama hepsini okumaya zaman yetmezdi ki.  Gitme vakti gelince, yalvar yakar birkaç kitabı yanıma almaya razı ederdim arkadaşımı.  E tamam ama, annem babam görmeden nasıl götüreceğim?

Evet, inanmayabilirsiniz ama bizim evde çizgi roman okumam yasaktı.  Eve yalnızca “Resimli Roman” diye Hayat Yayınları’nın bir dergisi alınırdı.  Oradaki resimli romanları annem de takip ettiğinden...  Ama Teksas ve Tom Miks gibi “zararlı!” kitapları ancak ben kalkışırdım okumaya.

Arkadaşımdan alma iznini koparınca, hemen en kalın ciltlilerden seçerdim.  Sonra onları bel lastiğime sıkıştırır ve eve kadar kimseye belli etmeden götürür, hemen bir kitap arasına saklardım.

Neden yatak altına değil diye sorarsanız... Yatak altları, komedin çekmecesi, halı altı, şilte kenarı gibi yerler annem tarafından çoktan keşfedilmişti de ondan...

Okuduktan sonra aynı yöntemle geri götürürdüm.  Bel lastiğime sıkışmış olarak...

Şimdi düşünüyorum da...  Çocukluğumda çizgi roman okumak ne zahmetli işmiş... J Ben ise ne kadar inatçı...

Çizgi romandan beklenti...

Çizgi romandan beklentimi nasılsa alırım.  Bu yüzden benim beklentim, çizgi romandan değil, okurundan ve okumayanından.

Çizgi roman okurları, bağırmalı, tepinmeli, isyan etmeli ve suni teneffüs mü yaparlar, kalp masajı mi uygularlar,  çizgi romanı yeniden canlandırmalı. Çocukluğumda vardı, gençliğimde vardı. Sonrasında niye olmasın? 

Çizgi roman okumayanından beklediğim ise, zararlıdır, gereksizdir tavırlarıyla, okumak isteyene de mani olmasınlar.  Kendileri okumazsa okumasın, onları kazanmak gibi bir misyonum yok. Ben onların hayat öğretmenleri değilim, mentor’ları hiç değilim. Kimilere teyet geçip gitsin. Yaşamı hiç bilemesin, bu onların sorunu...

 


+ 0
+ 0

Aytül Akal

© Copyright 2011. Aytül AKAL

Tüm Hakları Saklıdır.

All rights reserved

 

aytulakal.com, bağımsız, kişisel web sitesidir. Bu sitenin içeriği, yazılı izin alınmadıkça hiç bir şekilde kullanılamaz.

 

 

Yabancı Yayıncılarım

Not: Amazon.com yurtdışında yayımlanan kitaplar için kaynak olarak kullanılabilir.