Her yeni kitapla birlikte, yazarın sunduğu kurmaca dünyanın renklerine bulanır okurlar. Öykülerin, masalların ardındaki gizler çözülür birer birer; her “tekrar” okunuşta yeni bir kapı açılır, yeni şifreler çözülüp belleklerde birikir. Yazarın anlattığı öykü ya da masal, yaşam boyu okurla kalır.
Öykülerin, masalların da kendilerine özgü, ancak kurmaca olmayan gerçek öyküleri vardır. Bunlar, yazılış sürecidir ki bu öyküler, kitaplarda okurlara gizlerini açmazlar; yazarın belleğinde yaşam sürerler.
İşte ben bugün, ilk masalım Küçük Kertenkele’nin gizini anlatmaya karar verdim. Masalın içinde anlatılmayan, yalnızca yazarının belleğinde yaşayan o öyküyü... Hazır mısınız?
Bir varmış bir yokmuş. İki buçuk yaşında mini mini bir çocuk, bir de anne varmış. Ama bu kahramanlar masal değil, gerçek olduğu için, “miş”li anlatım bu öyküye uymazmış. Öyleyse, gerçekçi anlatıma geçip yeniden başlıyorum:
Küçük oğlum Alper iki buçuk yaşındaydı. İki buçuk yaşında kardeşleri olanlar çok iyi bilirler. Bu yaştaki minik kardeşler, pek inatçı olurlar. Söylediğinizi anlamaya çalışmak yerine, kendi sözcüklerinde ısrar ederler ve istedikleri olmayınca da ağlamaya, hatta tepinmeye başlarlar. Yemek yemezler, uyumazlar... Bilmez miyiz iki buçuk yaşındakileri... Biliriz ya, çok da tatlı olurlar. Öyle tatlı, öyle şekerdirler ki, yaramazlık da yapsalar, onları çok ama çok severiz. Öyle değil mi?
İşte böyle tipik iki buçuk yaş çocuğuydu küçük oğlum. Akşam iş dönüşünde ona ve ağabeyine zaman ayırır, o süreyi onların dilediği gibi geçirirdik. Resim mi yapacağız, şarkı mı söyleyeceğiz, oyun mu oynayacağız?
Genellikle kitap okumamı isterdi Alper. İsterdi ama, önerdiğim kitapları da bir türlü beğenmezdi.
“Bunu okuyayım…”
“Onu istemem!” “Bunu?
“Onu da biliyorum, istemem.” “Bir daha okuyalım?” “Hayır istemem!”
“Peki ya bunu?
“Okumuştun onu... İstemem...”
Alıp eline bakar, daha önce okuduğumuzu hatırlayınca “İstemem!” diye fırlatıp atardı. Bazen birini okumama izin verirdi. Ama, daha ikinci sayfaya bile geçmeden, kitabı elimden çekip alır, ”Tamam tamam, bitti!” derdi. Ne yapacağımı şaşırırdım. Çünkü hemen ardından benden tekrar masal isterdi.
Dikkatini başka bir şeye çekmek için, “Oyun oynayalım,” derdim. Hayır efendim, ille de masal... “Belki acıkmışsındır?” Hayır, masal da masal. Peki ama, küçük beyimiz kitap seçemiyor ki!..
Bir gün kızdım, biraz sinirli bir ses tonuyla çıkıştım: “Aaaa, masal oku, masal oku diyorsun, hiçbir şeyi de beğenmiyorsun. Ne masalı istiyorsun sen, ha? Ne masalı?”
“Ben kertenkele masalı istiyorum!”
Kertenkele masalı mı? Çok masal okumuştum ama doğrusu kertenkeleyle ilgili bir masal bilmiyordum. Aklımdan geçeni yüksek sesle söyleyiverdim:
“Öyle bir masal yok!”
Dedim, demez olaydım. Tipik iki buçuk yaş çocuğu... Yere yatıp tepinmeye, bir yandan avazı çıktığı kadar ağlamaya başladı. “Kertenkele masalı istiyorum, kertenkele masalı!” Ben “Yok,” dedikçe daha yüksek sesle ağlıyordu...
İyi bir anne olmak istiyordum, çocuklarımı mutlu etmek isterdim; yüreğim o küçük çocuk için cızladı. Madem kertenkele masalı istiyordu, neden olmasın?
“Bir dakika bir dakika, bir masal vardı galiba... Şimdi hatırlıyorum...”
Bir şey hatırladığım falan yoktu ama, bu sözlerimle onun dikkatini çekebildim. Sesi kesildi hemen; yüzükoyun uzandığı yerden kalkmadı ama, kulak kabartıp, ne diyeceğimi beklemeye başladı.
“Bir varmış bir yokmuş. Küçük bir kertenkele varmış,” dedim. Dedim ya, sonrasını ben de bilmiyordum... Ne söylesem, ne söylesem?
“Bir gün bu küçük kertenkele ormanda dolaşıyormuş. İlerde parlayan bir şey görmüş. Hemen yanına gidip bakmış ki, ne görsün? Kırık bir ayna parçası değil miymiş bu? Kertenkele aynada kendini uzun uzun seyretmiş. Dilini çıkarmış, gözlerini açıp kapamış, burnunu oynatmış... Kendini pek beğenmiş. Korkunç bir yüzü, canavara benzeyen bir kafası, keskin dişleri ve uzuuun bir kuyruğu varmış. ‘Ben çok korkuncum! Bütün hayvanlar benden korkar,’ diye düşünerek sevine sevine yürüyormuş ki, o da ne! Karşıdan bir timsah gelmiyor mu!”
Bir yandan anlatırken, bir yandan bir sonraki hamlemi kurguluyor ve istediği kertenkele masalını anlatıyordum. Sonunda, kan ter içinde ama alnımın akıyla, masalı bitirdim. Küçük yaramaz çoktan doğrulup yerden kalkmış, dikkatle beni dinliyordu. Masal bitince şöyle bir yüzüme baktı, minik elinin birini beline dayayıp, ötekini bana doğru uzatarak, “Yaa bak gördün mü?” dedi. “Varmış işte kertenkele masalı...”
Yaa işte, bir gün biri sizden kertenkele masalı isteyecek olursa, hiç şaşırmayın, var artık kertenkele masalı... “Küçük Kertenkele” masalını okuyabilirsiniz...
Bu masalı, 1988’de yazmıştım. O yıllarda Hayat Mecmuası ve Elele Dergisi’nde yetişkinler için yazıyor, bir yandan çocukluktan beri yüreğimde alev alev yanan “kitap yazma” hayalinin peşinde, ne yazacağımın arayışında sürükleniyordum. Çocuk kitapları yazarı olacağım aklımın ucundan bile geçmiyordu.
“Küçük Kertenkele”, çocuklar için yazdığım onlarca masalın ilki oldu. Sonrasında da o küçük çocuğu hiç üzmedim, ne masalı istediyse anlattım. Tekrar aynı masalı istediğinde ayrıntıları unutmayayım diye daktiloda temize çekmeye başladım. Başlıklarına göre alfabetik sıraya dizdim ve hangisini isterse onu okudum. Kucağımdaki masalların birer çocuk kitabı olabileceğini keşfetmem de epey zaman aldı. Böylece farkına bile varmadan, kendimi çocuk kitapları dünyasında buluverdim!
Öteki masallar mı? Elbette her birinin ayrı bir yazılış öyküsü var. Üstelik her biri, ilerde “kitap” olacağını bilmeden, küçük bir çocuğun isteğiyle yazıldılar. Masal dinlemek isteyen çocukları mutlu etsin, çocuklarını çok seven anne-babaların da çocuklarına okuyacakları güzel masalları olsun diye...
Küçük Kertenkele: İlk basım 1991’de Geceyi Sevmeyen Çocuk adlı masal kitabında. Tek kitap olarak basım, 1998’de. Resimleyen: Mustafa Delioğlu, Uçanbalık.